MİLLÎ EĞİTİM BAKANI DOÇ. DR. HÜSEYİN ÇELİK'İN "OKUMA KÜLTÜRÜ VE OKULLARDA UYGULAMA SORUNLARI" KONULU PANELİN AÇILIŞINDA YAPMIŞ OLDUĞU KONUŞMA
(6 Aralık 2004)
Değerli Bakanlarım,
Değerli Bilim Adamları,
Saygıdeğer Meslektaşlarım, Mesai Arkadaşlarım,
Sevgili Öğretmenlerimiz,
Basınımızın Değerli mensupları,
Hanımefendiler, Beyefendiler.
Bakanlığımız tarafından düzenlenen "Okuma Kültürü ve Okullarda Uygulama Sorunları" ile ilgili sempozyuma teşriflerinizden dolayı bu güzel etkinliği bizlerle paylaşmanızdan dolayı hepinize şahsım ve Bakanlığım adına teşekkürlerimi arz eder hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum.
Türkçe'nin ve Türk Edebiyatı'nın büyük ustalarından Halit Ziya Uşaklıgil 1932'de Dil Kurultayı'nda sunduğu Tebliği'ne şöyle başlar; "Ben Türkçe'nin ezeli bir aşığıyım ve sonra devam eder. Hepimiz öyle değil miyiz?. Geçen zaman gösterdi ki maalesef hepimiz öyle değiliz. Aslında Halit Ziya, bir olması gerekeni bir özlemi ifade ediyor. Kültürümüzün ve bilimin en önemli taşıyıcı unsuru olan dil ne yazık ki dilimiz güzel Türkçe'miz, Yahya Kemal Beyatlı'nın ağzında annemin sütüdür dediği Türkçe zaman içerisinde çatışmaların kapışmaların sahnesi oldu ortak payda olması gereken dil hepimizin üzerinde uzlaştığı, anlaştığı geliştirmek ve zenginleştirmek için büyük çaba içerisinde olmamız gereken dil, Türkiye'de ideolojik kamplaşmaların malzemesi haline getirildi. Aslında bu hazin bir durumdur.
İnsanlar seçtikleri ve kullandıkları kelimelere göre kategorize edildiler, insanlar kendi ideolojik yaklaşımlarına göre bir dil, bir üslup seçtiler ve şüphesiz ki bu güzel Türkçe'mize tabi ki Türk Edebiyatına büyük zararlar verdi. Birbirinden kopuk nesillerin yetişmesine sebep oldu. Bir ülkede eğer o ülkenin resmi dili o ülkenin eğitim dili olan dil; bizim dilimiz toplumumuzun müşterek dili eğer zengin değilse eğer olması gerektiği gibi meramı ifade etmiyorsa ve meramı ifade etmesi için zenginleştirilmemişse orada problem vardır, orada sıkıntı vardır.
Dil edebiyatla öğrenilir dil edebiyat ile zenginleşir ve güzelleşir. Değerli dostlar kelimeler sözlükteki halleriyle ölüdürler kelimeler sözlükteki şekilleriyle adeta bir binanın yapı taşları olan ama yerinde istif halinde bekleyen tuğlalar gibidir onlar ancak bir mimari ustalıkla, bir üslupla bir araya getirildiği zaman bir conteks içerisinde ifade edildiği zaman bir konteks içerisinde yerleştirildikleri zaman anlam kazanırlar ve güzelleşirler. Dolayısıyla dil ancak işlenerek anlam kazanır büyük bir mimari eserdeki taşlar tek başlarına oldukları zaman taş hüviyetindedirler.
Süleymaniye'nin kubbesindeki veya Selimiyenin minaresindeki taş yerindeyken şüphesiz ki taştır ama o mimari şaheserde yer aldığı zaman o mimari şaheserin sahip olduğu bütün güzelliği paylaşmaktadır. O güzelliğin bir mütemmim cüzü haline gelmektedir, tamamlayıcı bir unsuru haline gelmektedir. Dolayısıyla ancak dilin güzelliği kelimelerin güzelliği, edebi eserler içerisinde anlaşılır. Yahya Kemal Beyatlı dilin bu özelliğini vurgulamak için istiklal savaşı yıllarında yazdığı bir yazıda der ki; bizi ezelden ebede kadar bir millet halinde koruyan, biri birimize bağlayan bu Türkçe'dir. Bu bağ öyle metin bir bağdır ki vatan hudutları koptuğu zaman bile kopmaz, hudutlar aşırı bizi yine bir birimize bağlı tutar dil işte böyle bir şey.
Değerli dostlar ortak ruh ortak duyuş, ortak düşünce dünyamızın ve atmosferimizin oluşabilmesi için ortak okumalara sahip olmak zorundayız, ortak bir eserler dünyamızın olması lazım Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Mithat Efendi'yi anlatırken; onun Türk ailesine okuma saati diye bir kavram getirdiğini ifade eder.
Boş saatlerinde, günlük meşgalelerinin hayat kaygılarının dışında insanların kitaba ayırdığı bir zamandan söz eder. Toplantımızın adı 'Okuma Kültürü ve Okullarda Uygulama ile İlgili Sorunlar' bir şeyin kültür haline gelmesi için yerleşik haline gelmesi lazım, yerleşik olması lazım, alışkanlık haline getirilmesi lazım. Bizim adeta bütün kılcal damarlarımıza işlemesi lazım. Peki ülkemizde bir okuma kültüründen söz etmek mümkün müdür?. Gerçekten böyle bir yerleşik kültürümüz var mıdır? Varsa ne düzeydedir, hangi orandadır. Bu konuda yaşadığımız eksiklik, aksaklık, noksanlık nedir?. Neler yapılmalıdır?. Bu alanda, neler yapıl mamalıdır?. Meselesine, eğilmemiz lazım ve bu soruya cevap vermemiz lazım.
Ben bu konuşmamda ortaya bir problemi koymaya çalışacağım; Aslında bu problem hepimizin bildiği bir problemdir benim anlattıklarım belki meseleyi bir çerçeve içerisine sokmaktır. Benim anlatacaklarım belki meseleyi teyit etmek, tenkit etmektir. Burada değerli bilim adamlarımız toplantı boyunca bu meseleyi tartışacaklar, konuşacaklar ve bu derdimizin devasının ne olduğunu bize ifade edecekler
Millî Eğitim Bakanlığı olarak ümit ediyorum ki bu toplantıdan biz kendi adımıza teşkilatımız adına bakanlığımız adına büyük dersler çıkaracağız. İşte bu espriden hareketle bir seçici kurul tarafından biraz önce değerli Genel Müdürümün de ifade ettiği gibi Türkiye'nin birikimi kabul edebileceğimiz bir seçici kurul tarafından bütün gençlerimizin okuması için ortaöğretim düzeyindeki gençlerimizin ortaöğretim tahsillerini bitirinceye kadar okumaları için yüz kitap tespit edildi. Birileri buna yüz temel eser dedi, birileri buna yüz önemli eser dedi. İsminin ne olduğu çok önemli değil.
Değerli dostlar, bu kitaplar dışında kalan kitaplar temel eser değildir şeklinde bir iddiamız hiçbir zaman olmadı olması da doğru değildir. Burada yer almayan kitapların önemsiz olduğu değersiz olduğu gibi bir iddiamız yok böyle bir iddia doğru olmaz ve bu yüz kitap listesi belirlendikten sonra basınımızda dergilerimizde bir çok eleştiri yazısı yayımlandı. Bunların yüzde doksanından fazlası olumluydu en büyük eleştiri bu gün hayatta olan üretmeye, eser vermeye devam eden yazarlarımızın bu listede yer almamasıydı. Onların bu listede yer almamasının en önemli sebebi şuydu; Bu gün hayatta olan yazarlardan birini alıp diğerini almadığınız zaman çok ciddi spekülasyonlar çıkardı ortaya, çok ciddi kırgınlıklar, çok ciddi alınganlıklar meydana gelirdi ve bildiğiniz gibi dünyanın bir çok yerinde bir insan vefat etmeden yani söyleyecek son sözü söylemeden o insanın o yazarın, o şairin külliyatı yayımlanmaz.
Eğer bir insan vefat etmişse dünyamızdan göçüp gitmişse ve kubbede hoş sedalar bırakmışsa o sedâlar artık eleştirmenlerin, okuyucuların tamamıyla eleştirisine tabiidir, değerlendirmesine tabidir. Bunu tercih ettik ama yaşayan yazarlarımızın okunmaması gerektiği gibi bir iddiamız hiçbir zaman olmadı bu kesinlikle doğru değil, olması gereken değil şüphesiz ki yaşayan çok güzel eserler üreten bizim edebiyat dünyamıza harika eserler katan yazarlarımız var. Onların bu listede yer almamış olması onların önemsizliğini de hiçbir zaman ortaya koymaz ama bu yüz eser içerisinde olması gereken şu şu yazarlarda olmalıydı.
Bu gün yaşayan, bu gün hayatta olmayan vefat eden şu kişi niye yer almadı şeklinde bazı eleştirilerde oldu, takdir edersiniz ki o sözü edilen yazarları almış olsaydık şu anda bulunanlardan bir kısmını almamış olsaydık benzer eleştiriler yine gelirdi. Bütün insanların üzerinde yüzde yüz mutabık oldukları bir liste oluşturmanın imkansız olduğunu takdir edersiniz. Burada kesinlikle bir iyi niyet vardır ve bu yüz eser bu iyi niyetin mahsulüdür.
Kendi klasiklerimizden kendi eserlerimizden sanat ve edebiyat dünyamızdan insanlar yazarlar var doğudan var batıdan var hiç olmazsa liseyi bitiren gençlerimiz çocuklarımız bu kitap dünyasının içerisine dalsınlar ve edebiyat derslerimizde örnek metinler -tıpkı bir çok batı ülkesinde- olduğu gibi artık örnek kitaplarda olacaktır ve bu yüz kitap ortaöğretim müfredatı ile ortaöğretim edebiyat müfredatı ile ilişkilendirilecek ve öğrencilerimizin bu eserleri okuması zoraki değil ille de nota bağlı değil ama sevgi ile ve sevdirilerek okumaları temin edilmeye çalışılacaktır.
Bu bizim için bir zarurettir, bunu yapmaya çalışıyoruz ve ortaöğretim müfredatının da Aralık sonu itibarıyla biteceğini sizlere müjdelemek isterim. Edebiyat dersleriyle ilgili olan müfredat bitirilmiştir, bir çok değerli öğretim üyemiz, bir çok öğretmenimiz, bir çok değerli sanat insanımız buna katılmıştır bu çalışmaya katılmıştır ve son rötuşlar yapılmaktadır. Yeni edebiyat müfredatıyla ümit ediyorum ki en kısa zamanda karşınızda olacağız öncelikle diğer müfredat değişikliklerinde olduğu gibi internette yayımlayacağız, bütün eleştirmenlerin bu konuda söylenecek sözü olan bütün insanların görüşlerine başvuracağız.
Gelen eleştirilere göre gelen tepkilere göre şekillendirip olgunlaştırıp, öğrencilerimizle bunu paylaşacağız. Değerli dostlar aslında ben sizi istatistiki rakamlara boğmak istemiyorum. İstatistiki rakamlar maalesef özellikle okuma kültürü açısından okuma alışkanlığı açısından kitabın ve kitapların dünyamızdaki yeri açısından hiçte iç açıcı değil. Durumumuzun parlak olmadığı ortadadır.
Hani bir şairimiz, bir şiirin de eder ya; türkü olarak ta bu çok güzel bir türküdür. Der ki; Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana bilmem söylesem mi? Söylemesem mi? Söylesem yiğidin onuru var işin içinde söylemesem bir gerçeği gizlemiş olacağım yine bir Kerkük türküsünde der ki; Bir derde düşmüş ki söylesem vay söylemesem vay...
Ortadaki durum aslında bu bizim bunu hasır altı etmemiz görmemekten gelmemiz aslında kendi gerçekliğimizden kaçmak olur. Ben bunu bir bakan olarak sorumlu konumda bir insan olarak doğru bulmuyorum. Bakınız kitap okumayı sürekli alışkanlık haline getiren insan yüzdesine şöyle bir bakıyorum, yani düzenli kitap okuma alışkanlığı açısından ülkelerin durumuna bakıyorum birkaç ülkeyle mukayese yapacağız, Japonya'da bu oran yüzde on dörttür, insanlar düzenli kitap okurlar kitap okumaktan kastımız, ders kitapları not alabilmek için sınıf geçebilmek için sınav geçebilmek için okunan kitaplar değildir. İnsanların entelektüel derinlik kazanabilmek için okudukları kitaplardır, mecburiyet dışı olan kitaplardır. Japonya'da yüzde on dört, Amerika Birleşik Devletlerinde yüzde on iki, İngiltere'de yüzde on bir, Fransa'da yüzde on bir, Türkiye'de ise yüzde sıfır sıfır bir; On binde birdir.
Aradaki makas bu kadar açıktır ve üzülerek ifade ediyorum hiç kitap okumayan bu yıl hiç kitap okumadım yapılan araştırmalarda hayır ben hiç kitap okumam televizyon seyrederim arada bir gazetelere bakarım diyen insanlardan yola çıktığımız zaman ülkemizde kırk milyon insan hiç kitap okumuyor. Yetmiş milyonluk nüfusumuzun kırk milyonu hiç kitap okumuyor. Bu son derece hazin bir durundur, son derece trajiktir.
Biraz önce sayın Genel Müdürümüzün bir öğretim üyesinin ağzından trajikomik olarak ortaya koyduğu hadise aslında budur işte. Üniversitedeki asistan Nedim'in adını soyadını yazmayı unutmuşlar diyor ve daha ilginç bir şey söyleyeyim size bakınız yıllar önce Paris'te bir kitap fuarı ve Paris'teki kitap fuarı Kültür Bakanlığı tarafından eski değerli Kültür Bakanlarımız var sayın Talat Harman hocamızda bunu hatırlayacaktır. Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanan bir kitap, kitap Ahmet Rıza Bey'e ait kitabın adı Batının Doğu Politikasının Ahlaken İflasıdır.
Ahmet Rıza malumunuz eski jön Türklerdendir. Daha sonra Türkiye'ye döndüğü zaman Meclis-i Mebusan'a başkanlık yapmıştır. Sırılsıklam bir Fransız ve batı hayranıdır. Fakat istiklal savaşı yıllarında birinci dünya savaşı yıllarında özellikle batının emperyalist çehresini gördükten sonra bir nedamet duygusuyla bu kitabı kaleme almıştır. Oradaki görüşlere katılırsınız katılmazsınız ayrı konu bunu merhum Ziya Ebu Ziya Fransızca'dan Türkçe'ye çevirdi. Daha sonra İngilizce'si Kültür Bakanlığı tarafından yayımlandı. Fransızca'sı yayınlandı, Fransa'daki bir kültür adamımız şu anda adını vermeyi doğru bulmuyorum.
Sözüm ona Kültür Bakanlığının bir görevlisi Kültür Bakanlığına bir yazı yazıyor. Efendim Ahmet Rıza denen birisi tarafından böyle böyle bir kitap yazılmıştır. Fransa ile ilişkilerimizin hassasiyet gösterdiği bir dönemde Fransa'ya çok ağır eleştirilerde bulunmuştur, yazarla görüşülerek bu ağır eleştirilerin hafifletilmesi gerektiğinden söz ediyor. Ahmet Rıza'nın vefat tarihi 1937 bunlar işte trajikomik dediğimiz şeyler ama bunlar bizim ülkemizde maalesef yaşanılanlardır.
Maltepe Üniversitesi tarafından bir araştırma yapılıyor ve öğrencilere ben sokaktaki insandan tarlasında çalışan halkımızdan söz etmiyorum, fabrikadaki işçiden de söz etmiyorum, tekstil atölyesinde çalışan genç kızlarımızdan da söz etmiyorum, üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir araştırmada ders dışı zamanlarda ne yaparsınız?. Kitap okurum diyen insanlar en son sırada yer alıyor. Yüzdelik olarak ve yüzde kırk üç üniversite öğrencisi ben batı klasiklerini hiç okumam diyor, yüzde yirmisi ise tanınmış Türk yazarlarını kesinlikle okumadığını söylüyor ve yine bunların yüzde elli sekizi kültürel ve bilimsel dergileri kesinlikle okumadığını hatta görmediğini söylüyor. Bu da yine üniversite öğrencilerinin panoramik görüntüsünü vermesi açısından son derece önemlidir.
Değerli dostlar gelişmiş ülkelerde gelişmiş ülkeler derken Amerika, Japonya, Batı Avrupa ülkelerini şüphesiz ki kastediyoruz. Bir insanın kitap satın almaya ayırdığı maddi kaynak ortalama olarak yüz doların üzerindedir. Bizim ülkemizde bu on doların çok altındadır iki dolara kadar düşmektedir, yıllara ve ekonomik duruma göre yine yapılan araştırmalarda kim ne okuyor; Okumayan insanları bir tarafa bırakıyoruz. okuduğunun ne olduğuna verilen cevaplardan yola çıkarak yüzdelik hesaplaması yapıyoruz. Dergi okuma oranı yüzde dört, bizim ülkemizde kitap okuma oranı yüzde dört buçuk, gazete okuma oranı yüzde yirmi iki televizyon seyretme oranı yüzde doksan dörttür ve gazete okuduğunu söyleyen insanların büyük bir kısmının gerçek anlamda bir gazete okuyucusu olmadığı da ortadadır bakabilirliyiz diyorlar çünkü bu bakabilirliyim ifadesinin de neyi karşıladığını hepimiz çok iyi biliyoruz.
1996 ile 2001 yılları arası özellikle kütüphanelerden yararlanan öğrenci, kütüphanelere devam eden üye olmak isteyen öğrenciler veya insanımız açısından bir geriye gidiş görüyoruz. Niçin tabi bur da ki ben sanıyorum temel faktörün internetten indirme meselesinin de etkin rol oynadığını düşünüyorum. Özellikle kaynaklara kitaplara müracaat etme yerine internete bakma ,internetten indirmenin bir kolaylığı var, şüphesiz ki bundan kaçınmak mümkün değil, bundan nasipsiz olmakta doğru değil. Bu olması gereken bir şeydir. Teknolojinin dijital teknolojinin imkanlarından sanal dünyanın imkanlarından yararlanmamız bilgi toplumu olmanın bir gereğidir. Ama değerli dostlar şunu unutmayalım; yazılı kültürü kaybeden bir toplum, yazılı kültürü bir tarafa bırakmış olan bir toplum, özellikle görsel medya tik araçlarla kendini avutmaya devam ederse medeniyet yarışında büyük bir kayıp içerisinde olur. Çünkü ekranda bize takdim edilen dünya çok hazırcı ,çok peşin ve büyük çapta gözümüze hitap eden bir dünyadır.
TV'de seyrettiğimiz bir film ile okuduğumuz bir kitap arasında aslında derinlik açısından mukayese yapmak bile mümkün değildir. Niçin okuduğumuz kitapta okuduğumuz bir romanda ki şahsiyetlere biz şekil veririz hayal dünyamızla şekil veririz, çevreyi biz oluştururuz orada işleyen sadece gözümüz değil neredeyse bütün duyu organlarımızdır, bütün hasselerimiz işler ama ekranda bize hazır olarak takdim edilen o görüntüler gözümüze hitap edip kayıp geçmektedir. Hepimiz şahsi hayatımızda bunu çok iyi tecrübe edebiliriz.
Okuduğumuz bir roman ile seyrettiğimiz bir filmi ne kadar uzun süreli hafızamızda tutabiliyoruz, ondan ne kadar uzun boylu etkileniyoruz olumlu veya olumsuz yönde etkileniyoruz, bunu bizde ölçebiliriz aslında ama şunu hemen ifade edeyim değerli bilim adamlarımızın şüphesiz ki bizlere çok önemli katkıları olacaktır. Madem ki % 94 insanımız televizyon seyrediyor. Madem ki görsel medya tik araçlara karşı çok ciddi bir yönelim var. Orada bir cazibe var o zaman kitap okumla alışkanlığını kazandırabilmek için bundan yararlanabiliriz. Bu konu da eminim ki hazırlanacak olan özellikle belgeseller filmler, dramalar, diziler içinde kitabın olduğu, okuma saatlerinin olduğu okumanın özendirildiği televizyon filmleri, diziler çok büyük fayda sağlayacaktır.
Yapılan araştırmalar ortaya koymuştur ki özellikle sigara alışkanlığı, özellikle içki içme alışkanlığı büyük çapta bu seyredilen filmlerden yansımaktadır. Çok büyük bir tesiri vardır. Bunun yerine sigara içme yerine olur olmaz yerde bir kadeh içki içme veya içirme yerine bu kahramanlara bunları kitapla haşır neşir edecek senaryolar çok rahatlıkla yazılabilir. Çünkü insanlar adeta o ekrana kilitlenmiş vaziyettedir. Bu sadece bizim ülkemizin problemi değil dünyanın bir çok yerinde yaşanan bir problemdir. Ama bunu aşmak da şüphesiz ki bizim görevimizdir.
Kitap okumak dediğim gibi entelektüel derinliği olan eserleri okumak sadece öğrencilerimizin genç yaşta ki insanlarımızın yapması gereken bir şey değil. Bu ömür boyu devam etmesi gereken bir süreçtir. ABD Yüksek mahkeme üyesi Oliver Holmes denen 90 yaşındaki bir yüksek hakim kendi isteği ile emekliye ayrıldıktan sonra evine çekilir 94 yaşında vefat eder. Rossvelt 1922 de Cumhurbaşkanı seçildiği zaman Holmes'u evinde ziyaret eder ve orda Eflatun'u okurken görür, inceden, inceye tetkik ederken görür. Der ki üstat bu yaştan sonra Eflatun'u okuyup ne yapacaksın sayın Cumhurbaşkanım kafamı geliştirmek için okuyorum. Ben 90 yaşındaki bir insanın bu azminin hepimizde olması gerektiğini düşünüyorum.
Benim böyle bir dostum vardı aramızda ki üç kat yaş farkına rağmen yani ben 30 yaşındayken o aşağı yukarı 90 a yaklaşmıştı. Merhum Ziya Tefru Ziya 87 yaşındaydı koltuk deymekleriyle masasının başına otururdu mutlaka ya okurdu veya yazardı. Merhum eskiyi bilirdi yeniyi bilirdi. Ama maalesef okumamak ve yazmamak konusunda biz adeta birbirimizi teşvik ediyoruz.
Kemalettin Kabı'nın Bingöl çobanlarına şiirinde ki iki mısra bu gün ki diplomalı insanımızı tarif edebilmesi açısından son derece önemlidir. Der ki; ora da çobanın ağzından okuma yok, yazma yok bilmeyiz eski yeni kuzular söyler bize yılların geçtiğini. Orada sözü edilen okuma yazma alfabeyi sökme anlamındaki okuma yazmadır. Ama biz başka tür bir okuma yazmadan söz ediyoruz.
Kaç tane liseli gencimiz, kaç tane ilkokul çocuğumuzu öğretmenlerimiz teşvik ediyor günlük tutuyor duygularını kağıda dökmesini çok rahatlıkla becerebiliyor. Bir çok ülkede Amerikan tarzı ihtisaslaşmanın mahsurlarına karşı yapılan bir uygulama vardır oda şudur: Akademik düzeyde bu yapılmaktadır. Bir insan doktora yeterlilik sınavına girdiği zaman tıpçı olabilir, mühendis olabilir, ziraatçı olabilir veya başka bir meslekten olabilir. Doktora yeterlik sınavından geçebilmek için mutlaka üç dersten geçmek zorundadır. Felsefe, edebiyat ve tarih ne ilgisi var diyeceksiniz çok ilgisi var.
KPSS sınavlarında LES sınavlarında hangi branştan olursa olsun öğretmen adaylarımıza. Memur adaylarına matematikten, edebiyattan, tarihten soru geldiğinde tepki gösteriyorlar; Benimle ne ilgisi var diyor. Makine mühendisi olmak insanı profesyonel yapar, ziraat mühendisi olmak bir kişiyi profesyonel yapar, yüksek hemşire olmak profesyonel yapar ama asla entelektüel yapmaz. Entelektüel birikim farklı bir şeydir. İşte o başka yerden gelir bizim derdimiz, amacımız, gayemiz ve çabamız budur. İnsanımıza bu anlamda entelektüel bir derinlik kazandırabilmek ve katabilmektir. Bunu yapabiliriz, bunu el birliği ile yapabiliriz. Medyamızla. Sivil toplum örgütlerimizle üniversitelerimizle bütün kurumlarımızla bunu bir seferberlik haline getirebiliriz.
Biz ilköğretim öğrencileri içinde bir yüz kitap listesi hazırlayacağız. Diyeceksiniz ki bunu hepsine okutabilecek misiniz. Bizim amacımız okutabilmektir. Biz öğrencilerimize coğrafyada her şeyi anlatabiliyor muyuz, verilmesi gerekenleri verebiliyor muyuz eksiklikler kalabilir ama bir şeyde eksiklik olacak duygusuyla hareket edemezsiniz. Şüphesiz ki en iyi iyinin düşmanıdır. Mükemmeliyetçilik duygusu hata yaparım korkusu başarının önündeki en büyük settir en büyük engeldir.
Biz bu yüz kitap listesini hazırlarken hazırlatırken dediler ki, kıyamet kopar eleştirilere uğrarsın. Değerli dostlar eleştirilerden kaçınırsanız hiçbir iş başaramazsınız, hiçbir iş beceremezsiniz. Biz bu eleştirileri göğüslemeye hazırız. Bu lehte de olabilir, alehte de olabilir bunları göğüslemeye hazırız. Yine cumhuriyet dönemi yazarlarımızdan Reşat Nuri Güntekin'in babasının kitaplığı ile ilgili bir yazısı benim her zaman çok dikkatimi çekmiştir. Derki: babam bir askeri doktordu bir kedinin yavrularını ağzında köşe bucak dolaştırması gibi bizi alır yurdun dört bir bucağında dolaştırırdı. Görevi gereği olarak ülkenin; o zaman ülke Edirne'de başlayıp,Van'da bitmezdi. Yemen'e, Aden'e kadar giderdi. Bizi ülkenin dört bir yanında dolaştırırdı. Fakat hiçbir maddi varlığı olmayan bu adamın zengin bir kütüphanesi vardı. Peki bu kitaplıkta neler vardı. Arapça, Farsça, Türkçe divanlardan tutun hafızlar mesnevilerden, Russo'lar ,Voltaire'ler, Montescü'ler Balzac'lar, Zola'lar vardı, ve askeri doktor bir tıp doktoruydu. Benim okuma alışkanlığı kazanmamda ve kitaplara olan meylimde, eğilimimde bu kütüphanenin büyük bir yeri vardır der.
Dünyamızda değerli dostlar kitabın yeri olmalıdır eğer dünyamızda kitabın yeri yoksa ve kitaplar dünyamızdan kovulmuşsa onun yerine çok başka şeyler dolmuş demektir. Millî Eğitim Bakanlığı olarak biz Türkçe'mizi sevdirmek, güzelleştirmek, zenginleştirmek ve doğru kullanımı temin edebilmek için büyük bir gayret sarf ediyoruz. Bu bizim asli görevimiz, asli vazifemizdir. Eğer Türkçe olması gerektiği konumda olmazsa, dilimiz olması gerektiği konumda olmazsa hiçbir şey olması gerektiği yerde olmaz. Çünkü insanlar kelimelerle düşünürler ve bir insanın düşünce kapasitesi ve düşünce dünyasının zenginliği bildiği kelime kadardır. Ama Türkçe'yi sadeleştirmek, Türkçe'yi arılaştırmak adına Türkçe'ye zarar vermeye de bizim hakkımız yok.
Her zaman ifade ettiğimiz gibi bir kez de huzurunuzda ifade ediyorum. Duru Türkçe'ye sonuna kadar evet duru Türkçe'nin oluşması için bütün gayretlere evet ama kuru Türkçe'ye kesinlikle hayır. Kuru Türkçe'yle, duru Türkçe arasında büyük fark vardır. Bu farkı fark edersek, Türkçe'nin kıymetini bilirsek, Türkçe'nin de ancak edebiyatla, kitapla, okumayla zenginleşeceğinin idrakında olursak ve bunu da bir millet olarak seferberlik haline getirirsek ve bunu da en geniş kitlelere yayma becerisi gösterebilirsek. Bunu da zorla cebren değil, cezbederek yapabilirsek biz bu probleminde üstesinden geliriz.
Zararın neresinden dönülürse kardır. Bu güne kadar bir çok şey yapılmamış olabilir ama unutmayalım ki binlerce kilometrelik bir yol bir ilk adımla başlar ve başlamayanlar bitiremezler. Eğer bizim başlamış olmak gibi bir irademiz varsa biz bunu bitirebiliriz. İşte bu yolculukta, bu güzel etkinlikte bu bence millî olan vazifede şu veya bu şekilde katkı sunacak olan herkese bu toplantı vesileyle şahsım Bakanlığım adına şükranlarımı şimdiden peşinen sunuyorum. Üniversite hocalarımız edebiyat, sanat ve kültür dünyamızın çok değerli şahsiyetleri Sivil toplum örgütleri, diğer kuruluşlarımız.
Nedir bu diğer kuruluşlarımız, başta Atatürk Dil Tarih Kültür Yüksek Kurumu olmak üzere Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu, Atatürk Araştırma Kurumu olmak üzere üniversitelerimizin bu amaçla kurulmuş olan Enstitüleri olmak üzere bütün kuruluşlarla işbirliği yapmayı biz bir görev sayarız, bundan şeref duyarız. Ve bir şey daha söyleyeyim; Bir çağrıda bulunmak istiyorum, gelin kurumlar beylikler gibi çalışmasın biz Türkiye'deki kurumlar olarak genellikle zeybek oyunu oynuyoruz.
Malûmunuz zeybek oyununda hiç kimsenin eli diğerine değmez burada eski Aydın mebusumuz, eski değerli Bakanlarımızdan sayın Nahit Menteşe var o çok iyi bilir hiç birinin eli diğerine değmez herkes kendine oynar ama halay çekmemiz lazım kol kola çekerek hem de böyle horon teper gibi halay çekmemiz lazım. Hızlanmamız lazım. Çünkü artık Türkiye'nin rolantide çalışmaya tahammülü yoktur bir parçası olmaya çalıştığımız mensubu olmaya çalıştığımız Avrupa Birliği dünyası da şu anda ki mevcut durumumuzdan eminim ki hoşlanmaz bu durumumuz oraya da uymaz kendi gerçekliğimize, kendi tarihi birikimimize milletimizin tarihten getirdiği o değerlere o asil duruşa da kesinlikle uymaz diyorum.
Ben toplantıyı düzenleyen Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel müdürlüğüne, sayın Genel Müdürümüze ve sayın Müsteşarımıza ve burada tebliğ sunmak üzere aramızda bulunan değerli bilim adamlarımıza eski Bakanlarımıza ve sayın Kenter gibi değerli sanat insanlarımıza siz değerli arkadaşlarıma bir kez daha teşekkür ediyorum toplantının başarılı geçmesini diliyorum.Hepinize bir kez daha sevgiler saygılar sunuyorum.